Cumhuriyet Döneminde Balkan Göçleri

Balkan göçleri; 18 Ekim 1925 tarihli “Türk-Bulgar Dostluk Antlaşması ve İkamet Sözleşmesi” ile yeni bir yapıya kavuştu. Bu antlaşma ile isteğe bağlı göçler sırasında engel çıkarılmaması, göçmenlerin taşınır mallarını götürebilmeleri ve taşınmaz mallarını da tasfiye edebilmelerine dair kararlar alındı. Böylece ilk kez Bulgaristan’dan Türkiye’ye göçlerin belli bir düzen çerçevesinde gerçekleşmesi sağlandı.

 

Bursa’ya Cumhuriyet’in ilk yıllarında Bulgaristan ile Üsküp yöresinden gelen Arnavut ve Pomak kökenli soydaşlar yerleştirildi. 1927 yılında bu kapsamda 1.273 hane iskân edildi. Kestel’in Turanköy; İnegöl’ün Lütfiye, İclaliye, İnayet; Orhangazi’nin Cihanköy, Beşpınar ve Vefa köyleri Boşnaklar tarafından böylelikle kuruldu. 1930’lu yıllarda yıllık ortalama 17.000 göçmenin geldiği Anadolu, bu dönemde 200.000’e yakın soydaşımıza kucak açtı.

 

Geride kalanlara baskılar azalmadı. Mestanlı, Şumnu, Burgaz ve Varna gibi bölgelerde nedensiz olarak evler arandı. Tuna çevresi ve Deliorman’da ise Türk mekteplerinin yerine Bulgar mektepleri açıldı. Kapatılan bu okullardaki öğretmenler ise Türkiye’ye göç etmeye mecbur bırakıldı. Bu kaos ortamına Türklerin dil, din ve kültür yapılarının da sorgulanması eklenince yeni bir göç hareketi başladı.

 

1950’li yıllara gelindiğinde, Bulgar soydaşlarımız için göç konusunda alınan kararlarla Bursa’daki göçmen nüfusa 10.000 kişi daha eklendi; 1951 yılında gelen 608 aile Hürriyet ve İstiklal mahallelerini oluşturdu. Yine bu dönem Rodop’un Kırcaali, Eğridere, Mestanlı ve Koşukavak bölgelerinden gelen 3.493 aile de Bursa’nın çeşitli mahalle ve köylerine yerleştirildi.

 

Salih Canlısoy, D. 1959, İnegöl

Bosna göçmeni

Dedemler, Plevne’den (Taşlıca) 1929 yılında yola çıkmışlar. Babam bu sırada 4 yaşındaymış. Yönetimin baskılarına ve şartlarına dayanamamışlar; ekmek ve suya bile muhtaç bırakılmışlar. Birkaç aile toplanıp, yanlarına sadece yetecek kadar yiyecek-içecek alarak öküz arabalarıyla aylarca sürecek yolculuğa başlamışlar.

İstanbul’a vardıklarında Türkiye Cumhuriyeti onları ilkin Yozgat’a göndermiş. Sonra orada yapamayacaklarını düşünerek Ankara’ya geçmişler. Oradan da, daha önce gelenlerin önerisi üzerine Bursa’ya doğru yola koyulmuşlar. Bu sırada İnegöl’ü görüp burada kalmışlar.

 

Aysel (Akderin) Yedikardeş, D. 1943, Bursa

Kosova-Prizren göçmeni

Dedem Prizren’den İstanbul’a koyun getiren bir tüccarmış. I. Dünya Savaşı’ndan sonra bir keresinde babam Yusuf Akderin’i de yanına almış. O sırada 9 yaşında olan babam, dedemin ani vefatı üzerine hiç bilmediği İstanbul’da yapayalnız kalmış ve tanımadığı ailelerin sahip çıkmasıyla ayakta durabilmiş. Bu esnada yaptığı bir Bursa yolculuğu ise onun geleceğini belirlemiş; Aydede Mahallesi’nde bir süre yanında kaldığı bir nine; “Bu sana hatıram olsun, sakın bunu parmağından çıkartma” diye öğütleyerek parmağındaki yüzüğünü ona hediye etmiş. Birkaç yıl sonra babam Türkiye’den Prizren’e, ailesinin yanına dönebilmiş ancak aklında hep o yüzükle bağlandığı Bursa varmış. Annemle evlendikten sonra da bu hayalini hayata geçirerek içinde sadece kıyafet, yorgan ve yastık olan bir kofer  (bavul) ile çıkmışlar yola (1933). Bursa, Hisar’da kiraladıkları küçücük ev ise ilk yuvaları olmuş. İşte bugün Bursa’da yaşıyor olmamızın sebebi babamı sevgisiyle kucaklayan bu nine, anısı da bu yüzük olarak kalmış.

Hörü Gümüşdere, Bursa Umurbey, D. 1922,

1947 Bulgaristan, Eğridere Göçmeni

1922 yılında Bulgaristan Eğridere’de dünyaya geldim. Babam, annem bana hamileyken ölmüş. Bulgaristan’da ayakkabı imalatı yapan eşimle 16 yaşında evlendim.

Orada, ektiğimiz tütünleri bankaya satarak geçinirdik. Alman Harbi’nde ineklerimizi, koyunlarımızı alıp Almanlara gönderdiler. Bu dönem görevliler kapıya dikilir; “İki tane ineğin var birini alacağız,” diye tuttururlardı. Tarlaya tütün ektiğimizde de onun peşine düşerlerdi. Biz de daha fazla dayanamadık ve orada çocuklarımıza gelecek göremeyerek göç yoluna düştük.

Bulgaristan’dan çıktıktan ancak beş ay sonra Bursa’ya varabildik. Tahminen 1951 yılıydı. Yanımızda çok az bir para vardı. Bir oğlum göç yolunda dünyaya geldi. Çok hırpalandık. Günlerce oğlumun kundağı açılmadı. Araba hareket ettikçe ağlardı. Bayramiç köyünde bir gelin “bebeğin neden ağlıyor?” diye sordu. Bende “bebeğimin kundağı günlerdir açılmıyor ondan” dedim. “Gel bizim evde açalım” dedi. Kayınvalidem benim o gelinle gitmeme pek razı olmadı ama ben bebeğimin ağlamasına dayanamayıp gelinin evine gittim. O zamanlar bizi çocuk hırsızları var diye uyarmışlardı. Ondan korkmuştuk. Ama o gelin ne iyi bir insanmış ki, bebeğimin kundağını açtı, onu yıkadı ve güzelce giydirdi. Bebeğim hemen sustu ve huzurla uykuya daldı.

 

BEDRİ YEDİKARDEŞ, D. 1920

1953 Üsküp göçmeni

Kosova’nın Puştanik köyünde doğdum. Babam rahmetli olunca 1926 senesinde Üsküp’e göç ettik ve hayata abilerimle yeniden başladık. Yugoslavya’da komünist rejim 1945 sonbaharında başa geçti buna rağmen biz 1948’e kadar dükkânımızda serbestçe çalıştık. Fakat bir gün dükkânı açmaya gittiğimde kapımızın önünde bir memurun beklediğini gördüm. Benden anahtarlarımı istedi. Ne olduğunu sorduğumda, “mallar millileşti” dedi. Yani dükkân elimizden gitmişti! Sonra eve gittim, abilerime durumu anlattım. Para yok, pul yok, aş da yok… Ne yaparım diye düşünürken mahalledeki Hıristiyan çocukların memur olduklarını gördüm. Eğitimli değildim, ama ben de memur olmak istiyordum. Bir kuruma gittim, “ben de çalışmak istiyorum” dedim. Bana diploma sordular. Yalan söyledim; “diplomam var ama biliyorsun, harp esnasında okul yandı” dedim. Bunun üzerine görevli bana iki şahitle noterden diplomamı alabileceğimi söyledi ve ben de böylece lise diploması sahibi oldum! Sonra iş başı yaptım. Bu dönemde abilerimden biri bir bakkal dükkânında, diğeri de tekstil işinde çalışıyorlardı. Çalıştıkları bu iş yerlerini de devlet işletiyordu. Artık her şey devletindi!
Bu dönemde devlet Yunanistan’dan kaçarak Yugoslavya’ya göç eden komünistleri destekliyor, Müslümanları işten çıkartıp onları işe alıyordu; memur olarak Belgrad’a mal almaya gidip döndüğümde müdür “Belgrad’dan emir var, sen işten çıkacaksın” dedi. Nasıl para kazanacağımı sorduğumda, “sen yerlisin, geçinebilirsin” dedi. Komünist rejimde kendi işini kuramıyorsun ama devlete başvurduğunda da Müslümansın diye seni tercih etmiyorlardı. Ne kadar çalışkan, başarılı olduğun önemli değildi. İşte bu yaşam şartları bizi Türkiye’ye göç etmeye yöneltti.
Bursa’ya ilk geldiğimde Bursa’yı köy gibi gördüm. Üsküp şehirdi, Bursa köy. Şehir olarak Üsküp daha güzeldi. Fomara’da koyunlar otluyor, akşamları sürekli köpekler havlıyordu. Gece yarılarına kadar çalışırdım, saat 12.00’den sonra lambalar sönerdi. Merinos’un karşısındaki santral şehre elektrik verirdi ve sürekli sesi duyulurdu geceleri. Üsküp’te pırıl pırıl elektrik vardı oysa. İki ülke arasındaki farkı şöyle anlatayım: Biz Türkiye’ye göç etmeden bir yıl önceydi. Zagreb’de bir otel kalıyordum. Görevli “bak iki Türk var otelde” dedi. Görüşmek istedim. 30’lu yaşlarda, benimle yaşıt iki gençti. Nereli olduğumu sordular. Yugoslavyalı olduğumu söyledim. “Buranın lisanını biliyor musun?” dediler. “Evet” dedim. Yardımcı olmamı istediler. Birkaç fabrikaya gitmek istiyorlarmış. Çivi, kazma, kürek almak istediler. Kömürlü ütülerden istediler. “Eyvah, Türkiye nerede kalmış!” dedim. Bizde ateşli değil, elektrikliydi ütüler o zamanlar.

Rüştü Sevinç, D. 1969, İnegöl

Dedem, 1956’da göç etmiş abisinin daveti üzerine 1958’de İnegöl’e gelmiş. Babam Üsküp’ün Kumanova civarındaki Lipkova, annem ise Koynara köyünde doğmuş. İç savaş, yaşadıkları huzursuzluk ve imkânsızlıklar onların doğdukları topraklardan ayrılmasını zorunlu kılmış. Osmanlı çekilip dedelerimizin yaşadıkları yerler Yugoslavya topraklarında kalınca zulüm başlamış.

Ailem, yanlarına eşyalarını almadan ve gayrimenkullerini satarak Türkiye’ye trenle gelmiş. Eşyalarını yanlarında getirebilenler ise çok şanslıymış. O dönem Türkiye’de buzdolabı olmadığından tren garında zengin iş adamları bekler, gelenlerin buzdolabı, televizyon gibi eşyalarına talip olurlarmış. Karşılık olarak da bir ev sahibi olacak kadar yüklü paralar teklif ederlermiş.

Çok zor şartlar altında yaşamaya çalışan ailem, elma ile ekmek yiyerek karınlarını doyururlarmış. Para kazanmak için ise dil bilmedikleri halde “yük taşıyabilir miyiz? odun kesebilir miyiz?” diye sorarak sokak sokak dolaşırlarmış.

 

Bulgaristan’dan Bursa’ya Göç Eden Adıman Ailesi, Rusçuk, 1937, Tahir Adıman Albümü